Bağlanma Ama Nasıl?

Annemizin karnındayken bildiğimiz tek dünya/mekan orasıdır ve bir rutin sürer gider. Vakti
geldiğinde de bebek biz “cesaretle” doğumu başlatırız ve ne olduğunu bile bilmediğimiz başka bir
dünyaya doğarız. Doğduktan sonra bizim (bebek) için annemiz ayrı bir varlık değil kendi uzvumuz
gibidir ve ardından yavaş yavaş annemizin kendimizden ayrı bir varlık olduğunu fark ederiz. Bu
farkedişle birlikte ben ve “öteki” kavramı da hayatımıza girmiş olur. Ve bu ötekiyle (anne) olan
“ilişki”mizin şekli , daha sonra diğer ötekilerle (kişi, nesne, şey) kurulacak ilişkilerimizin de şeklini
belirleyecek çerçeveyi oluşturur. Yani insan için yaşamının en temel meselesi ilişkidir. Çünkü
aslında hayatın kendisi ilişkiler silsilesidir ve insanın yaşamdaki anlamını belirleyen de ilişkilerinin
“nasıl” olduğu, bu ilişkiler vasıtasıyla kendini nasıl anlamlandırdığıdır.

Bebek aslında doğduğu andan itibaren içgüdüsel olarak ilişki kurma eğilimindedir.

Hepimiz bebekken bu eğilimle hareket etmiş, ilişki kurmaya çalışmışızdır. Öncelikle annemizle (ardından
babamızla) kurduğumuz bu ilk ilişkinin “şekli şemali” kendimizi bu hayatın içinde anlamlandırma
sürecimizdeki temel belirleyicidir. Kendimizi nasıl anlamlandırdığımız(değerli/değersiz,
önemli/önemsiz, sorun çıkarmaması gereken, sorunları çözen, herşeyi düşünen, hep sorun çıkartan
vb.) sonraki ilişkilerimizi nasıl yaşayacağımızın da belirleyicisi olur. Yani örneğin anlamımız ya da
şöylede söyleyebiliriz kendimizle ilgili oluşturduğumuz inançlarımızdan biri "hiç sorun
çıkartmayan”sa, seçimlerimiz ya da ilişkide aldığımız rol de genellikle bu doğrultuda olur.
Öncelikle kendimizi, kendi beklentilerimizi düşünmeden ve hatta beklemeden, karşı tarafın
isteklerine ya da beklentisine göre hareket eder, sorun çıkarmayız. Peki varlığımızın anlamına
yönelik inançlarımızın oluşumu nasıl bir sürecin getirisidir?

Biz ilişki ile var olurken yavrumuzla kurduğumuz ilişkide de onun var oluşunu sağlarız.

Yani en önemli özelliği yaratıcılık olan insan karşısındaki tarafından yaratılır ve aynı zamanda
karşısındakini yaratır. Bu nedenle bu ilk ilişkide çocuk annesini kendi temsil edilmiş hali olarak
görür. Annenin kim olduğunu kendisinin kim olduğu gibi hisseder. Örneğin anne güçlü ise çocuk da
güçlü hisseder, anne kaybolmuş ise çocuk da kaybolmuş hisseder. Benlik arayışı içindeki anne
benlik arayışı içinde bir çocuk yaratır. Çocuğun bireysel olarak bir ben olabilmesi için annenin de
ben olması gerekir. Değerli bir anne değerli bir çocuk; güvenli bir anne, güvende hisseden bir çocuk
yaratır. Anne bağımsızsa çocuğunun bağımsızlığını destekler. Bağlanma sorunu olan bir anne de
bağlanma sorunları olan bir çocuk yetiştirir. (Burada anne üzerinden yazılmasının nedeni kurulan
ilk ilişkinin anne ile oluşundandır. Ancak yaşamla kurduğumuz bağlarda babanın etkisi
azımsanamayacak kadar yoğundur). Peki bağlanma sorunu nedir?

Hayatın kendisi ilişkiler silsilesidir. Geçmiş, şu an gelecek, ben, sen , o, katı-sıvı- gaz, canlı, cansız,
durağan-kaotik herşey ama herşeyin birbiriyle olan ilişkisi bütünü oluşturur. Dolayısıyla bağlanma
sürecinde sorun o bütüne ait olamama hissini de beraberinde getirir. Anne-çocuk ilişkisi ile ilgili
gerek bireysel seanslarda gerekse grup çalışmalarında bağ kurma konusunda sıkıntı yaşayan
annelerin , kendi çocuklarının rolüne girdiğinde farkettiği en önemli duygu çocuklarının
rolündeyken hissettikleri yalnızlık duygusu ve kaybolmuşluk hissidir.

Bağlanma kuramının geliştiricisi Bowlby, annelerinden ayrılmış ve bir başkasının bakımına muhtaç
çocuklarda; psikodramanın geliştiricisi Moreno da Viyana’da mülteci kamplarında barakalarda bir
arada yaşayan ve ancak birbirini seçerek değil de zorunlu olarak bir araya gelmiş olan kişilerde
daha fazla psikolojik sorun ve daha fazla hastalığa rastlandığını tespit etmişlerdi. Bowlby’in
çocukları yeterli bakım almalarına rağmen sorunlar yaşamaktaydı. Moreno’nun mülteci
kamplarında birbirlerini tercih ederek bir araya gelenlerde, zorunlu olarak bir araya gelenlerle
şartlar aynı olmasına rağmen daha az hastalık görülmekteydi. Bu da yine aynı şekilde bedensel
bakım eksik olsa da ilişkinin “olumluluğunun” ya da yaşattığı pozitif duyguların varlığının daha
fazla olmasının, kişisel bağların ve duygu akışının varlığının, fiziksel ve duygusal dünyamızı nasıl
etkilediğini göstermiştir. Buradan yola çıkarak tekrar etmek gerekir ki ilişkideki duygu akışının
olumluluğu bağlanmanın varlığından bahsedebilmek adına önemli bir belirleyicidir. Bu nedenle
bağlanma sorununu ele almak istediğimizde konu bağlanamamak değildir, asıl mesele bağlanma
biçimimizin “bağlılık” şeklinde mi “bağımlılık” şeklinde mi olduğudur. Bağlılık ve bağımlılık
arasındaki farkı kısaca şöyle tanımlayabiliriz; Ben ve öteki (kişi, nesne, ‘şey’ ne dersek diyelim)
arasındaki “bağ”da aradaki duygular olumlu ise (sevgi, huzur, güven vb.) burada bağlılıktan söz
edebiliriz. Bağlılık çatısı altındaki ilişkide olduğumuz halimizle varızdır, kendimizi karşı tarafa
beğendirme veya kabul ettirme ihtiyacı hissetmeyiz, böyle bir his olmadığı içinde kendimizi
değiştirmeye çalışmayız. Duygularımızı, hissettiklerimizi, fikirlerimizi, inançlarımızı kabul edilip
edilmeyeceği kaygısı yaşamadan (ve tabi uygun bir dille) ifade edebiliriz.

Bu nedenle de içinde kaygı barındırmayan ilişkilerdir bağlılıkla kurulan ilişkiler.

Eğer aradaki ilişkide duygu olumsuz (temel duygu olarak kaygı ve farklı tezahürleri olarak kaybetme korkusu, kabul edilmeme kaygısı, terk edilme kaygısı, beğenilmeme kaygısı, öfke vb.) ise burada konuşacağımız şey bağımlılıktır ve
bağımlılık ilişkide kontrol dışı tepkiler vermemize, ani öfkelenmeler yaşamamıza, kaybetme
korkularıyla hareket etmemize, kendimizi kendiliğimizle değil de kabul göreceğine inandığımız
halle ortaya koymaya çalışmamıza, suçluluk duygularına neden olur. Kıskançlıklar, güvensizlikler,
herşeyi kontrol etmeye çalışmalar buraya aittir. Bağımlılığın diğer yansımalarına bakmadan önce
bağlanma sürecinin temelde neleri barındırdığını şöyle ele alabiliriz;

“Bağlanma kuramındaki süreci en temel haliyle ve kısaca tanımlamak gerekirse anne-bebek
ilişkisinde, anne ile bebeğin baştaki bir oluş hali kendisini “ayrı bir varlık” olarak hissetmeye
henüz hazır olmayan bebeğin hayatta kalmak için ihtiyacı olan güvenlik duygusuna da temel
oluşturarak, onun dünyayı güvenli bir yer olarak algılamasına ve bu sarmal içinde hayata
ısınmasına yardımcı olmaktadır. Bebek aldığı bakımla (sadece fiziksel değil duygu akışının varlığı
ile de) gelecekteki varlığına güven duymasının temellerini atar. Bebeğin anne ile ilişkisiyle
oluşturduğu içsel modeller, bakım verene ilişkin değerlendirmelerle birlikte, çocuğun bakımı hak
etmeye yönelik kendilik değerini de içerir. Güvenli bağlanan bir çocuk olumlu ve güvenilir bir
bakım veren ile , sevgi ve dikkati hak eden bir kendilik modeli geliştirerek bu varsayımı daha
sonraki ilişkilerine de taşıyabilir.(Türköz,2013) Bu süreçte anne ve bebek birbirlerinin ritmik
yapısını öğrenir ve kendi davranışlarını bu yapıya uyum sağlayacak biçimde değiştirir. Anne,
birliktelik sırasında bebeğin duygu durumunu ne kadar iyi düzenliyorsa onun uzaklığı tolere
etmesini de o derece kolaylaştırır. Anne bebeğin yeniden bir araya gelme ihtiyacına ne kadar
duyarlı ise, ilişki de o denli eş zamanlı olur. Bu karşılıklı uyumluluk içeren etkileşimler, bebeğin
sağlıklı duygudurum gelişiminin temelini oluşturur.(Türköz, 2013)

Anne bebeğin ayrı kalabilme kapasitesini farkederek bunu destekleyecek şekilde ayrı kalabilmelidir.
Yeniden bir araya gelindiğinde güvenli üs olarak bebeğe sağlayacağı olumlu duygular bebeğin
ayrılıkla baş edebilme süreçlerinin gelişimine katkı sağlar.

Diğer taraftan bağlanma ilişkisinde her zaman optimal uyum söz konusu değildir.

Bağın bozulduğu ve onarım gerektirdiği anlar vardır. Anne çocukta uyanan stres tepkisini ve negatif duygu durumunu
düzenlemeyi, yeni bir uyuma geçmeyi başarırsa, olumsuz bir yaşantının ardından yeniden olumlu
bir yaşantının gelmesi, çocuğa olumsuzluğun sürdürülebilir ve bitirilebilir bir durum olduğunu
öğretir.(Türköz,2013) "

Yazının başında belirttiğimiz haliyle bütün bu süreç sayesinde anne çocuk için bir kendilik yaratmış
olur, çocuk da yarattığı anne ile daha sonra hayatına girecek “diğerlerini” ve bu yaşamda var olan
“kendini” yaratır. Sürecin bu şekilde yaşanması çocuğun kendisiyle de ilişki kurmasını, başkalarıyla
da ilişki kurmasını ve tüm bu ilişkilerde terk edilme kaygısı yaşamadan ve olumsuzluklar karşısında
baş edememe hissi yaşamadan varlığını sürdürmeye devam etmesini sağlar.

Bu deneyimin aksi halinde yaşamla ilişkimizde aşağıda belirtilen sorunlar yaşanabilir.

En belirgin olanı; kişi ilişki kurmaya ihtiyaç duyarken, aynı zamanda ilişki kurmaktan korkar.
Kişinin bilinç düzeyinde farkında olmadığı ve ama aslında arka planda ilişki biçimlerini etkileyen
bu korkunun varlığı kişinin ilişkilerine olumsuz olarak yansır. Bu durum kendisini farklı biçimlerde
gösterebilir. Bu, karşı tarafla olan ilişkiyi reddetme, karşı tarafı itmek şeklinde de olabilir ya da
herşeyle ilişki kurmaya çalışma ve ama tüm bu ilişkilerde olumsuz (kaygı, öfke, sevilmeme kaygısı
vb.) duyguların verdiği kaygıyla bu ilişkiyi var etmek için aşırı çaba harcama şeklinde de olabilir.

Karşı tarafla olan ilişkiyi sürdürmekten korkmada kişi, ait olma ihtiyacı hissederken ait olmaktan
korkar. Bir diğer yandan karşısındakinin ait hissetmesi de onu korkutur, burada korkutan karşı
tarafın aidiyetten vazgeçme ihtimalidir, bu nedenle de terk edilme korkusu eşlik eden en önemli
korkudur. Tıpkı bir annenin çocuğu onu istemediğinde, başkasına yöneldiğinde, herhangi bir
nedenle yüzüne bakmadığında hissettiği ‘panik’ gibi. Karşı tarafın bağlanmasından kaygı duymak
karşı tarafı itmeye çalışmaya neden olur. Bebek bağlanmak istediğini belli ettikçe bundan kaçmaya
çalışmak, bebek “yapıştıkça” itmek ya da bebek “yapıştıkça” bundan kaygı duymak bu kaygının
getirisidir. Ve ama aslında bakım veren ittikçe ilişki kurma ihtiyacı olan bebek daha da
yakınlaşmaya çalışır. Bu en temelde kişinin kendi ilk ilişki deneyimlerinde hissettiği terk edilmişlik
hissi ve ayrılık acısıdır.

Dolayısıyla aynı acıyı yaşama ihtimalinin verdiği kaygıdan kaçmaya çalışır.

Partner ilişkisinde de duyguların hissedilmesi, paylaşılması, yaşanmasına karşı, flört etmeye ya da
yakınlaşmaya karşı direnç görülebilir. Her ne kadar karşı tarafın bağlanmasından korkulması olarak
nitelendirilse de temel korku kişinin kendisindedir. Parayı ya da işini kaybetme korkusu da buna
örnek olarak verilebilir. En üst noktada ise kişi yalnız kalmayı “tercih eder”, bu bağ kurmaktan
korkmanın verdiği korkunun reddi ve mantığa bürüme mekanizmasıyla baş edilebilir kılınmaya
çalışılan halidir.

Herşeyle ilişki kurmaya çalışma halinde ise kişi sürekli bir çaba içerisindedir ve ama kurduğu bu
ilişkilerde ilişkinin devamı için bekleneni yapmak, karşı tarafın tasarladığı olmak, kendiliğinden
vazgeçmek söz konusudur. Kişi ilişki kurarak “yalnız” kalmayacağı ve yaşamın devamına yönelik
güveni hissetmek ister. Ama bir diğer yandan yine bunun bitme ihtimaline yönelik kaygı yaşar. Bu
da karşı tarafın beklentilerini karşılamaya dönük davranışlar, kendini kabul ettirme, kendini
sevdirme çabasına neden olur. Başarı odaklı olmak, herşeyi mükemmel yapmaya çalışmak da
bununla ilgilidir. Anneyi yitirmemek için beklenileni yerine getirmeye çalışan uyumlu çocuk olmak,
sevilmek için sağlığından öte eşi beğenmeye devam etsin diye zayıf /fit kalmaya çalışan eş olmak,
işyerinde verilen görevi yerine getirip fikrini beyan etmeyen çalışan olmak, eleştirildiğinde
çökkünlük yaşayan kişiler olmak bu durumun getirisidir. Karşı tarafın sevgisini kazanmak için onun
hoşuna gidecek davranışları sergilemek, karşı tarafın rahatsız olacağı davranışlardan uzak durmak

bir süre sonra kişinin silikleşmesi, hissettiği duyguları bastırıp gecikmiş tepkisel davranışlar
göstermesine neden olur. Buradaki kısır döngü kişinin kabulle ilgili hissettiği kaygıyla hareket edip,
bu kadar yetersiz ve silikken nasıl kabul edileceğine yönelik kaygıyı da yaşamasıdır. Bu da kişinin
sürekli huzursuz olmasına neden olur.

Önemli bir bilgi, genel olarak bu kaygılarımızın farkında olmamamızdır.

İlişkiler devam eder ve ama şeklini belirleyen şey kaygının derecesi ve kendimizi ilişkilerde nasıl anlamlandırdığımızdır.
Peki bütün bu elimizdeki bilgilerle ne yapmamız gerekir? Birazdan soracağım şu soru kendi adıma
önemli bir sorudur; Bu yazıyı okurken kendinizi hangisi olarak nitelendirdiniz? Yani çocuğuyla bağ
sorunları olan anne baba rolüyle mi okudunuz yazıyı, yoksa anne babasıyla bağ sorunları olan
çocuk olarak mı?

Eğer çocuk rolünde kalırsanız neyi neden yaptığınızı farketmeye yönelik sürece bir adım daha yakın
olabilirsiniz.

Diğer tarafta kalmak biraz daha suçluluk ya da diğer olumsuz duygularda kalmamıza
neden olacaktır ki yazının amacı bu değildir. Yani yazıyla bağ mı kurmak istersiniz (şifa almak),
yazıyla bağımlı bir ilişki mi kurmak niyetindesiniz (acıda kalmak)? Yazıyla bağ kurmanız yazıdan
nasıl yararlanacağınızı sorgulamanızı, neyi neden yaptığınızdan öte hangi duyguları neden
hissettiğinizi keşfettirecek kısma bir adım daha yaklaşmanızı sağlayacaktır. Ne yaptığımız ve neden
yaptığımız önemlidir ama unutulmamalıdır ki duygu ya da inanç (kendimiz ve öteki ile ilgili)
değiştiğinde ilişki değişir. Bağlanma ile ilgili sorunlarımızı nerede, ne yaptığımıza bakarak
tanımlayabiliriz. Bu, durumun davranış boyutunda tanımlanmasıdır.

Ancak asıl mevzu yakınlıktır.

ve yakınlık için aradaki olumsuz duyguların kalkması gerekir. O nedenle davranıştan öte olumsuz
olarak nitelendireceğimiz davranışa (örneğin birine öfkelenerek bağırmaya) neden olan “asıl”
duygunun , “asıl” korkunun ne olduğunu keşfetmemiz gerekir. Neyi neden hissettiğimizi doğru
anlamak davranışlarımızı değiştirme konusunda yardımcı olacak en önemli adımdır. Ancak ondan
sonra kontrol dışı davranışlarımız öncesinde aslında ne hissettiğimizi ve neden hissettiğimizi
farkedip başka bir davranış geliştirebiliriz. Bu bizim yaşamda karşılaştığımız her yeni durumda
kendimizi, kendiliğimizi yitirmeden ve başkalarının kendiliğini göz ardı etmeden cesaretle
“yaratma” sürecine katılmamızdır. Hepimizde bu potansiyelin olduğunu kabul ederek aşağıdaki kısa
bilgiyi yeniden hatırlatmak isterim;

Bebek doğumla, bilmediği bir dünyaya geçiş yapar ve aslında bu dünyayla ilgili bir tasarımı da
yoktur, tıpkı ölümlülüğümüz ve sonrasının belirsizliği gibi.

Bebek cesaretle doğumu başlatır.

Burada doğulan yer, durum herşey belirsizdir. Dolayısıyla belirsizliğe karşı cesaretle hareket etme
potansiyeli, vaktiyle doğma cesaretini göstermiş şu an bu yazıyı okuyan herkeste mevcuttur:)

yeterki hayatta yer alma cesaretinden uzaklaşmamıza neden olan duyguların ve kaynaklarının
farkına varalım ve unutmayalım herşey ama herşey değişir, dönüşür, telafisi olmayan hiç bir durum
yoktur.

Yazan:Gülay OKUTUCU KARAMAN
Kanalına Gitmek İçin Tıklayınız

İlginizi çekebilir

YORUM BIRAKABİLİRSİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

8 + 2 =